Ilkel barbar toplulukların milletlerin üretime, bilime, edebiyata ve sanatta katkı sunmak, kültürel değerler yaratmak, çağı yakalamak diye bir dertleride yoktur. Onlar yalnız ve yalnız başkasının üretiklerine nasıl konarım, başkasının ülkesini, değerlerini nasıl talan ederimin hep hesabını yaparlar. Giderek bu anlayış tarihsel süreç içerisinde o topluluğun bir yaşama biçimi, ruhi şekillenme birliğine, doğal kültürüne dönüşüyor. Bu tür topluluklar ve milletler hep geçmişi yaşadıkları için, başkasının ülkesini nasıl talan ettiklerini, başka halkları nasıl kılıç zoruyla yendiklerini, nasıl katliamdan geçirdiklerini, kendi tarihinin övgü kaynağı olarak anarlar, devşirme genç nesillerine masalsı bir kahramanlık destanı olarak enjekte ederler. Çinlilerin bundan iki bin yıl önce orta Asyada bu kavimlerin ve onların kuzenlerinin barbar saldırılarına karşı kendisini savunmak için dünyanın en harikaları arasından sayılan on bin kilometre uzunluğundaki surların inşasını, kendilerine bir paye çıkarıp övgü kaynağı olarak sunarlar. Halbuki nasıl bir bahcıvan evcilleşmemiş vahşi hayvanlardan bahçesini korumak için çevresini çitliyorsa, Çinlilerde kendi ülkelerini bu barbar saldırılardan korumak için böyle insani bir deha yaratmışlardır. Viyana kapılarına ve cebelitarık boğazına, Yemene kadar gidişlerini, oraya kadar olan ülkeleri talan etmelerini, halklarını kılıçdan geçirmelerini kendi tarihlerinin bir övgü kaynağı olarak verirler. Düşmanı nasıl denize döktüklerini,1,5 milyon Ermeni katliamını övgü olarak değinmeleri, bazende savaştık ve yendik demeleri insanlığa ve tarihe bakış açılarını sergiliyor. "Ne mutlu Türküm diyene" ırkçı ifadesi bu tarihsel sürecin ürünüdür ve Türkler bu tarihi süreçde mutluluk duyuyorlar. Her yerinden kalkan Türk "Adriyatik denizinden Çin seddine kadar" olan sahayı yukardaki argumanlardan dolayı kendi nüfus alanları olarak sunmaları bu yayılmacı ve emperial anlayışın ürünüdür. Çinliler bu toplulukların barbar saldırılarına karşı on bin km uzunluğunda ki harika surlar inşa etmişler, ancak Anadolunun ve Kürdistan'ın kadim halkları böyle bir deha yaratamamışlar ve ondandırki yıllardır diğer komşu halklarla beraber cezasını çekiyorlar. Bağımsızlığı için mücadele eden halkları ise "arkadan hancerlendik", "ihanete ugradık","hainlik yaptılar", gibi suçlamaları yavuz hırsız ev sahibini bastırır misalindendir.
Yunanlılar 130 Küsür senedir kendi bağımsızlıklarını elde ettikleri halde, halen Türklerin tehditinden kurtulamamışlar. Ermeniler1,5 milliyon kurban verdikleri halde, Ermeni devleti Türklerin tehtidi altında varlığını sürdürüyor. Kıbrısın hali ortadadır.
Hergün Türk medyasında benzer görüntüleri görmek mümkün. Ancak geçenlerde Türk ve Yunan milli takımları uluslararası bir maç yaptılar ve Türklerin macı 4-1 kazanması şöven duygularını şahlandırdı. Olan sadece uluslararası bir maçtı ve nedeni uluslararası barışı ve dostluğu pekiştirmektir. Ancak karşı taraf yunan milli takımı olunca, Türklerin maça bakışı ve durumu algılaması hiçte öyle olmadı. Sanki Türkler Yunanistanı yeniden işgal etmiş gibi algıladılar ve öyle olaya baktılar. Nitekim tamda buna uygun birde klip yaptılar. Türk Tv. lerinde yayınlanan Wapmatix klip aynen şöyle; 4-1 skor eşliğinde Türklerin savaş marşı mehter takımı çalıyor, At sırtındaki Türk orduları kılıçlarını kuşanmış Yunanistana saldırıyorlar ve işal ediyorlar. Bir tepeye Türk bayrağını dikiyorlar. Gayesi uluslararası dostluğu pekiştirmek olan maç, mehter marşı eşliğinde savaşa dönüşüyor ve Yunanistan feth ediliyor. Zaten Türklerin dostlukdan anladığıda bundan başka birşey değildir. En son yapılan araştırmalarda Türklerin en çok okuduğu kitap Hitlerin kavgam kitapı, şu çılgın Türkler, Kurtlar vadisi dizileri seyretmek degilmidir?. Böyle ruh haline sahip bir toplumla bir arada olmanın, yanyana yaşamanın ne kadar riskli olduğu biliniyor. Sahi yine 40 bin gencimizi kurban veririz ve Atinayıda alırız diyen İstanbul üniveristesinin o ünlü Rektörlerinden Kemal Alemdaroğlu degil miydi? Bilim adamı etiketli birileri böyle düşünüyorsa o toplumun normal vatandaşlarından ne beklenilir ki?
130 senedir bağımsızlığını elde etmiş Yunanistan halen Türklerin tehtidi aldında yaşıyorsa, bu demektirki bağımsızığımızı aldıkdan sonrada biz Kürdler yıllarca Türklerin tehtidi altında olacağız. Ancak Kürd ulusuda bu tehtid algılamasını ciddiye alarak kendi devletini, kurumlarını, askeri gücünü, İsrail devletin benzeri heran savaş olacakmış gibi hazırlıklı olması gerekir. Güçlü ve modern bir devlet örgütlenmesine, modern askeri teknolojiye sahip olmak zorunda. Herşeydenden önce geçmişdeki bazı ayrılık pürüzlerin ortadan kaldırılması gerekir ve çağdaş anlamda güçlü bir ulusal birliğin oluşturulması zorunludur.
Halen atalarımız Viyana kapılarına kadar gitmiş bir milletin torunlarıyız diye gururlanmıyorlar mı ? Böyle sivilazisiyondan uzak ehlileşmemiş bir toplumun dünyanın başına neler getirebileceğini insan düşünmek bile istemiyor. Geçmişte yaptığı katliamlar, soykırımlar zaten ortadadır. Bu barbar kültürün tarihsel süreçdeki izlerinden değilmidirki, halen İtalyanlar çocuklarını korkutmak için "sus bak Türkler geliyor" diye öcü olarak gösteriliyor. Bundan değilmidir ki Avrupa genelinde barbarlık kavramı Türklükle eşanlamlı olarak bir çok yerde kulanılyor. Sivilleşme ve çağdaşlaşmaya karşı ayak direten Türkleri, Almanya'ya getirmekle tarihi hata yaptıklarını Almanya başbakanı Helmud Schmidt der Spiegel dergisine verdiği bir mulaakata söylemişti. Türklerin yerine uzak asyada bir halkı getirmiş olasaydık şimdiye kadar çoktan bize uyum sağlamışlardır diyor. Türkleri Almanya'ya getirmekle hatta etiklerini söylüyor.
Ancak dünya eski dünya değildir. Bilim, teknik ve çağdaşlaşma dünyayı başka yöne götürüyor ve insanlığın sivilleşmesini daha ileri düzeylere taşıyor. Çağdaşlaşan, sivileşen dünya eski orta çağ değerlerden kendini koparıyor ve yeni insani değerlerle tanışıyor. İnsan haklarına saygı gösteren, insanlığa karşı işlenmiş suçları red eden, kendi komşusu ile birçok şeyi paylaşan bir dünyaya doğru gidiyoruz. Ulusların kendi kaderlerinin tayın hakına saygılı, kan dökmeden, zor kullanmadan demokratik usullerle birbirlerinden ayrılan (çekler ve slovaklardan olduğu gibi) veya birleşen daha özgür bir dünyaya doğru gidiyoruz. İnsanlık suçu işleyen savaş suçluları ve soykırım yapanlar artık uluslararası mahkemelerden yargılanıyorlar. Onun için herkes kendi tarihi ile hesaplaşıyor. Geçmişde başka halklara karşı yapmış olduğu soykırımlarla hesaplaşıyor, eleştiriyor, lanetliyor ve hatta onu öven tavırları beyanatları suç sayıyor ve yargılıyor. Bu anlayış giderek dünyanın ortak tutumuna dönüşüyor. Onun için BM de bu yönde sık sık kararlar çıkarılıyor. Dünyada soykırım artık bir suçtur. Bu gün Almanya'da yahudilere yapılan soykırımı övmek suçtur ve bunu kendi yasalarına koymuş. Almanlar her yönü ile yasalarda, eğitimde, basında, siyasette, edebiyatta çok hasas davranıyorlar, çaba harcıyor ve utanc verici bu geçmişi ile hesablaşıyorlar. Bu tutum Almanları uluslararası alanda kücültmüyor, tam tersine büyütüyor itibar kazandırıyor. Günümüzde çağdaş hiç bir halk geçmişde yaptığı bir soykırımla övünmüyor, geçmişde yaptığı savaşları talanları red ediyor. Günümüz insanın istikameti bu yöndedir. Onun içindir ki Avrupa ülkeleri birbirleri ile yaptıkları savaşları kınıyorlar. Bunları kendilerine övgü kaynağı yapmıyorlar. Avrupa halklarının bu tutumları onların birbirlerine karşı olan önyargılarını ortadan kaldırıyor ve birbirlerine daha güvenle yaklaşmalarını sağlıyor. Onun içindir ki kendi aralarındaki sınırları hiç teredtüd etmeden ortadan kaldırabiliyorlar.
Yukarda izah edilenleri Türklerde görmek mümkün mü? Türklerde kendi tarihlerinde yaptıkları soykırımları ve utanç verici tarihi geçmişleriyle hesaplaşıyorlar mı? Anadoluyu ve Kürdistanı katliamlar mezarına çeviren bu ruh hali, halen o barbar tutumunda ısrar ediyor. Yeni talanlara, katliamlara girişmek istiyor. Bunun için hazırlıklar yapıyor. Kendi tarihi ile hesaplaşmayan, yaptığı soykırımları kabullenmeyen bir zihniyetin aynı şeyi yapmıyacağınının garantisi nedir? ve nitekim Kürdistan'da aynı katliamcı zihyniyetini sürdürüyor. G.Kürdistan'a karşı tutumu, yeni savaş naraları, Kıbrıs ve diğer komşu ülkelerine karşı düşmanca tutumu bu yayılmacı politikanın izahıdır. Türklerin bir özdeyişi haline gelen "Türkün Türkten başka dostu yoktur" ifadesi bu ruhi şekillenmenin dışa yansımasıdır. Sen kimseyi dost olarak görmesen, kimsede seni dost olarak görmez. Sen kendi kanlı soykırımcı tarihinle, diğer çağdaş halkların yaptığı gibi hesaplaşmazsan, aynısını halen sürdürüsen çağdaş dünya halklarının arasından yerin olmaz. Diğer dünya halkları böyle yayılmacı, katliamcı bir anlayışı kendisi için risk sayar ve gereken tedbirleri almak zorundan kalır. Çünkü böyle talancı yayılmacı bir yapı geleçekte dünya halklarının başına bela olur ve dünya için bir risktir. Dünya milletleri böyle bir riski taşıyamaz. Böyle bir tehtidi bertaraf etmek için tedbirler alır, girişimlerde bulunur. Bu tür girişimlerin tarihde örnekleri vardır. Hittler Almanyasının, Musolini italyasının ve en son Taliban rejimin, Saddamın ve Sırbların başına gelenler ortadadır.
Kürtlerin böyle barbar bir milletle bir arada yanyana olması tarihi bir şansızlıktır. Bunu yazarken bazıları genellemeden dolayı eleştirebilirler. Ancak son yıllarda Kürdistan'da ve Anadoludaki toplu linç girişimleri, toplu yakmalar, insan boğazlanmaları ve hunharca katliamları yapanlar hangi zihniyetin insanlarıdırlar. Son dönemlerdeki Hittlervari bayrak ve Atatürk posterli kitlesel yürüyüşler hangi faşist zihniyetin kitlesel yansımasıdır?
Kürtlerin zaaflarının da dikkate alınması, irdelenmesi gerekir. Bölünmenin, parçalanmanın ve paylaşılmanın hedefi olan bir ulus, birçok zaafı olan bir ulustur. Düşmanları, onun bu zayıf tarafından yararlanarak onu bölmüşler, parçalamışlar, paylaşmışlar, yok etmeye çalışıyorlar.
maandag 27 oktober 2008
Nuri Kaya
Parçalanma döneminde Balkanlarda ve Arap topraklarında bağımsızlık mücadelesi veren ezilen mazlum halklara karşı Osmanlı yönetimi ve İttihat-i Terakki yönetimi karşı devrimi örgütler. Osmanlı orduları anılan bölgelerde yenilgiye uğrar ve çekilmek zorunda kalırlar. Bu bölgelerde ezilen mazlum halklara karşı soykırım ve katliam uygulayan Osmanlı ve İttihat-i Terakki`nin eli kanlı çeteleri, kadroları merkezi hükümetin bulunduğu İstanbul ve Anadolu’ya çekilmek zorunda kalırlar. Bu eli kanlı çeteler Anadolu ve Kürdistan’dakilerle beraber Kürdlere, Ermenilere, Rumlara ve diğer gayri müslimlere karşı soykırım ve katliamları örgütlerler. İttihat-i Terakki yönetiminin kadroları Anadolu’yu, Ege Bölgesi'ni ve Kürdistan’ı kaybetmemek için etnik temizlik hareketine girişirler ve bir çok insanı zorla yerinden yurdundan sürerler; Osmanlının son kalıntılarını ayakta tutmaya çalışırlar. Ancak her imparatorluk gibi tarihi misyonunu doldurmuş olan Osmanlı imparatorluğu dağılır ve yerine bir çok bağımsız devlet kurulur.
Belli bir süre Anadolu ve Kürdistan’da belirsizlik egemen olur. Osmanlı hanedanlığı İstanbul’a hapsolur ve İttihat-ı Terakki’nin kadroları son kaleleri Anadolu, Karadeniz bölgesi ve Kürdistan’ı kaybetmemek için hunharca katliamlarını sürdürürler. Özellikle de İttihat-ı Terakki döneminde ezilen halkların ayaklanmalarına karşı oluşturulan Teşkilat-ı Mahsusa ve diğer milis örgütler (para-militer örgüt) bir çok kanlı olayları sahneler. Teşkilat-ı Mahsusa’ya bağlı asker ve sivil eli kanlı paramiliter örgütlenmeler 1,5 milyona yakın Ermeniyi soykırımdan geçirir ve 500 bine yakın Ermeniyi de Suriye, Lübnan ve başka bölgelere zorla sürgün eder. İttihat-ı Terakki’ye bağlı bu çete türü para militer örgütlenmeler Karadeniz’de 500 bine yakın Pontus Rumunu zorla sürgün ederler ve yüzbine yakın insanı da soykırımdan geçirirler. Osmanlının resmi rakamlarına göre Ege Bölgesinde 1,5 milyon Rumun bir kısmı hunharca öldürülür ve bir kısmı da zorla sürgün edilir. Yine bu para-militer örgütler Dersim’de, Kocgiri’de binlerce Kızılbaş Kürdü katliamdan geçirir ve aynı katliamlar Kürdistan’ın diğer değişik yerlerinde de sürdürülür.
Soykırım ve zorla sürgünlerden sonra cumhuriyetin kurulduğu yıllarda, özellikle Ege ve batı Anadolu’da, Karadeniz ve iç Anadolu’da bir çok kasaba, köy ve kent adeta insansızlaşmış durumdaydı. Mevcut Türk nüfusunun %50 si değişik dönemlerden Balkanlardan, Kafkaslardan, Girit’ten, Romanya’dan, Bulgaristan’dan, Bosna’dan getirilmiş olan müslüman göçmen nüfusun kendisidir.
Bu soykırımlar ve sürgünlerin olduğu dönem 1910-1920 yıllarında şimdiki Misak-i Milli sınırlarının içerisinde yaklaşık 11-12 milyon nüfusun yaşadığı söylenir ve bunun yaklaşık 2,5-3 milyonu Kürdlerden oluşuyordu. Anlaşılan o dönem şimdiki Misak-i milli sınırlar içerisinde çok küçük bir azınlığı oluşturan Türk ve Türkmen azınlığı vardı. Büyük kentlerde azımsanmayacak bir Yahudi ve dönme Yahudi nüfusu da yaşıyordu. Anadolu’da başka müslüman azınlıklar Çerkez, Abaza, Tatar, Çingene, Arnavut, Pomak ve Makedon da bulunuyordu. Türkler ve türkmenler genel nüfusun içerisinde bir azınlığı teşkil ediyorlardı. Hatta Sevr Antlaşması’nı hazırlayan devletler, Anadolu’da Türklerin salt çoğunluğu oluşturduğu bir bölge ve vilayet olmadığı için, belli bir süre nerelerin Türklere bırakılacağı konusunda teretüdte bulunurlar. Daha sonra Türklerin biraz çoğunluk oluşturduğu iç Anadolu’da bir kaç vilayet Türklere bırakılır.
Türkler bir ulusal kurtuluş mücadelesi verebilecek özelliklere sahip değildiler. Onun için Mustafa Kemal katılımcılarının çoğunluğunu Kürdlerin oluşturduğu ilk kongrelerini Erzurum ve Sıvas’da yapar. Öyleki o dönem kullanılacak doğru dürüst bir Türk dili bile yoktur. Hatta Mustafa Kemal bir toplantıda konuşmasını 'öztürkçe' yapar ve yapılan konuşmadan ne kendisi, ne de dinleyicilerden hiçkimse bir şey anlamaz. Öyle efsane gibi anlatılan ne ulusal kurtuluş mücadelisini veren bir ulus, ne de böyle bir mücadele mevcuttur. Sözüm ona genç Türkler olarak anılan İttihat-ı Terakki kadrolarının tamamına yakını Arnavut, Çerkez, Kürd, Tatar, Makedon, Arap ve dönme Yahudilerden oluşuyordu. Enver, Talat, Cemal paşalar, Dr.Nazım, Rıza Nur, Ziya Gökalp, İnönü, Mustafa Kemal, Ali Fuat paşa, Celal Bayar, Teyfik Rüştü başta olmak üzere, diğer bir çok kadro Türk asıllı değillerdi. Bunların Türkcülük adına hareket etmelerinin nedeni, uluslararası alanda Osmanlı ile Türklük kavramının eşdeğer olarak kulanılmasındandır. Uluslararasında egemen olan bu Türklük kavramını kulanmak ve hayata geçirmek onların daha kolayına geliyordu. Anadolu’da Türklük ve İslam adına Osmanlının enkazı üzerine bir devleti kurmak ve kamuoyuna kabul ettirmek daha kolaycı bir yoldu. Kaldı ki bu kadroların büyük çoğunluğu Osmanlı ve Türklük kimliğini benimsemiş ve asimile olmuşlardı.
Belli bir süre Anadolu ve Kürdistan’da belirsizlik egemen olur. Osmanlı hanedanlığı İstanbul’a hapsolur ve İttihat-ı Terakki’nin kadroları son kaleleri Anadolu, Karadeniz bölgesi ve Kürdistan’ı kaybetmemek için hunharca katliamlarını sürdürürler. Özellikle de İttihat-ı Terakki döneminde ezilen halkların ayaklanmalarına karşı oluşturulan Teşkilat-ı Mahsusa ve diğer milis örgütler (para-militer örgüt) bir çok kanlı olayları sahneler. Teşkilat-ı Mahsusa’ya bağlı asker ve sivil eli kanlı paramiliter örgütlenmeler 1,5 milyona yakın Ermeniyi soykırımdan geçirir ve 500 bine yakın Ermeniyi de Suriye, Lübnan ve başka bölgelere zorla sürgün eder. İttihat-ı Terakki’ye bağlı bu çete türü para militer örgütlenmeler Karadeniz’de 500 bine yakın Pontus Rumunu zorla sürgün ederler ve yüzbine yakın insanı da soykırımdan geçirirler. Osmanlının resmi rakamlarına göre Ege Bölgesinde 1,5 milyon Rumun bir kısmı hunharca öldürülür ve bir kısmı da zorla sürgün edilir. Yine bu para-militer örgütler Dersim’de, Kocgiri’de binlerce Kızılbaş Kürdü katliamdan geçirir ve aynı katliamlar Kürdistan’ın diğer değişik yerlerinde de sürdürülür.
Soykırım ve zorla sürgünlerden sonra cumhuriyetin kurulduğu yıllarda, özellikle Ege ve batı Anadolu’da, Karadeniz ve iç Anadolu’da bir çok kasaba, köy ve kent adeta insansızlaşmış durumdaydı. Mevcut Türk nüfusunun %50 si değişik dönemlerden Balkanlardan, Kafkaslardan, Girit’ten, Romanya’dan, Bulgaristan’dan, Bosna’dan getirilmiş olan müslüman göçmen nüfusun kendisidir.
Bu soykırımlar ve sürgünlerin olduğu dönem 1910-1920 yıllarında şimdiki Misak-i Milli sınırlarının içerisinde yaklaşık 11-12 milyon nüfusun yaşadığı söylenir ve bunun yaklaşık 2,5-3 milyonu Kürdlerden oluşuyordu. Anlaşılan o dönem şimdiki Misak-i milli sınırlar içerisinde çok küçük bir azınlığı oluşturan Türk ve Türkmen azınlığı vardı. Büyük kentlerde azımsanmayacak bir Yahudi ve dönme Yahudi nüfusu da yaşıyordu. Anadolu’da başka müslüman azınlıklar Çerkez, Abaza, Tatar, Çingene, Arnavut, Pomak ve Makedon da bulunuyordu. Türkler ve türkmenler genel nüfusun içerisinde bir azınlığı teşkil ediyorlardı. Hatta Sevr Antlaşması’nı hazırlayan devletler, Anadolu’da Türklerin salt çoğunluğu oluşturduğu bir bölge ve vilayet olmadığı için, belli bir süre nerelerin Türklere bırakılacağı konusunda teretüdte bulunurlar. Daha sonra Türklerin biraz çoğunluk oluşturduğu iç Anadolu’da bir kaç vilayet Türklere bırakılır.
Türkler bir ulusal kurtuluş mücadelesi verebilecek özelliklere sahip değildiler. Onun için Mustafa Kemal katılımcılarının çoğunluğunu Kürdlerin oluşturduğu ilk kongrelerini Erzurum ve Sıvas’da yapar. Öyleki o dönem kullanılacak doğru dürüst bir Türk dili bile yoktur. Hatta Mustafa Kemal bir toplantıda konuşmasını 'öztürkçe' yapar ve yapılan konuşmadan ne kendisi, ne de dinleyicilerden hiçkimse bir şey anlamaz. Öyle efsane gibi anlatılan ne ulusal kurtuluş mücadelisini veren bir ulus, ne de böyle bir mücadele mevcuttur. Sözüm ona genç Türkler olarak anılan İttihat-ı Terakki kadrolarının tamamına yakını Arnavut, Çerkez, Kürd, Tatar, Makedon, Arap ve dönme Yahudilerden oluşuyordu. Enver, Talat, Cemal paşalar, Dr.Nazım, Rıza Nur, Ziya Gökalp, İnönü, Mustafa Kemal, Ali Fuat paşa, Celal Bayar, Teyfik Rüştü başta olmak üzere, diğer bir çok kadro Türk asıllı değillerdi. Bunların Türkcülük adına hareket etmelerinin nedeni, uluslararası alanda Osmanlı ile Türklük kavramının eşdeğer olarak kulanılmasındandır. Uluslararasında egemen olan bu Türklük kavramını kulanmak ve hayata geçirmek onların daha kolayına geliyordu. Anadolu’da Türklük ve İslam adına Osmanlının enkazı üzerine bir devleti kurmak ve kamuoyuna kabul ettirmek daha kolaycı bir yoldu. Kaldı ki bu kadroların büyük çoğunluğu Osmanlı ve Türklük kimliğini benimsemiş ve asimile olmuşlardı.
Başkan Mesud Barzani
Gecenin zifiri karanlığında türk jetleri Kürdistan dağlarını, Kandil dağını bombaladılar. Dağların beri yakasında konuşlandırılmış füzelerle dağların öbür yakasına konvasıyonel bombalar yağdırdılar. Sömürgeci türk basını sürmanşette "Hayinlerin,"terröristlerin" inleri başlarına yıkılarak yerle bir edildi" diye yazıyor ve ekranda kendisini pazarlıyan bakımlı kadın Tv. spikeri haberi böyle geciyor. Evet "hainlerin",terröristlerin" yuvaları, inleri başlarına tonlarca bomba yağdırılarak yerle bir edildiğini şevkle bildiriyorlar. Sömürgeci türk devletinin sözcüleri, başbakanı, genelkurmay başkanı, basını,Tv.leri hep bir ağızdan kahramanlık edası ile efeleniyorlar. Türk ajansları, basını,Tv.leri dağın beri yakasındaki füzeleri dağın öbür yakasına ateşlemeyi,gece yarısı jetlerle tonlarca bombayı yağdırarak baskın düzenlemeyi bir kahramanlık, beş on tane Kürd gencin ellerinde birer Kıleş dağdaki hareketini ise "hain girişim" olarak veriyorlar. Lakin hayatın realitesi kimin eyleminin hain, korkak bir eylem olduğunu bütün çıplaklığı ile bize sunuyor. Başkasının teknolojisi, öncülüğü, istihbaratı ile kabadayılık tasarlamak bir alçaklıktır. Başkasının atına binen tez iner. İki, üç bin metre yukarda görünmeden bombaları savuran mı, yoksa donkişot edası ile elinde bir kıleş, kısıtlı bir kaç mühimatı ile bire bir çarpışmaya hazır genc Kürd delikanlısımı korkak ve hain? O genclerin destansı kahramanca direnmelerine, insani bir ahlak olarak sonsuz saygım var. Ancak o yurtsever Kürd genclerini bir danışıklı savaş ile hain tuzaklara düşürenlere, Kürd genclerin kanı üzerine politik hesaplar yapanlara esas kinim ve nefretim. İşte esas hain ve korkak onlardır. Genelkurmay ve onların taşronları Kürdistanda yaptıkları bu kanlı taplonun, dökülen Kürd genclerinin kanı üzerine zil takıp keyfiyat yapıyorlar.
Kandildeki karargahda KCK(PKK) "kurmayların" yaptıkları 9 maddelik açıklamada fazla bir talep yoktu; yalnız "türkiyelilik" kimliği altında bir afla silahların bırakılacağı belirtiliyordu. Peki, bu kadari sömürgeci türk devleti için çok mu büyük bir talepdi? Hayır, verilen onbinlerce bedel karşısında bunlar hiçbiri talep değildir. Zaten sömürgeci türk devletin ve denetimindeki taşron yapının amacıda dağa götürülen genclere bir bedel ödemek değil, kıyma cenderesine konulan Kürd genclerini kıyımdan geçirmektir. Hedef daha çok kan dökmek,daha çok Kürdü öldürmektir... Gerçekten sömürgeci türk devleti savaşın, kanın durmasını isteseydi pekala bedelsiz olan bu talepleri yerine getirebilirdi. Genelkurmay ve sömürgeci develet Kürdistanda savaşın ve kanın durmasını istemiyor. Çünkü ölen Kürdler, harabe olanda Kürdistandır ve onlarda zaten bunu istiyorlar.
Kürdistan federe devletin başkanı sayın Mesud Barzani kandil dağına yapılan bu alçakca saldırıya karşı sesizliğini bozdu. "Kürd halkının kanı bu kadar ucuz değildir" dedi. Sayın başkan Mesud barzani, senin dökülen her kürdün kanını kendi yüreğinde hisettiğini çok iyi biliyorum ve senin Kürd milli duygularını anlıyorum. Çünkü sen, Kürdistan efsanesi kahraman Kürd destanı Melle Mustafa Barzanin oğlusun. İyi ki öyle bir efsane senin gibi bir evladı biz Kürdlere nasip etmiş ve o efsanenin onurunu ve yüreğini şahsında taşıyorsun! İyi ki "Kürdlerin kanının artık ucuz olmadığını" dünyaya haykıran, sizin gibi güçlü bir sesimiz var! Bu onurlu, kişilikli tavrınızı dört parçadaki bütün Kürdler görüyor ve taktirle karşılıyor.
Sayın başkan Mesud Barzani Kerkükü ziyaret eden Amerika dışişler bakanı Riceyi proteto ederek görüşmedi ve olup bitenlerin ABD nin sorumluluğundan olduğunu söyledi. Sömürgeci türk devleti ve onların basını,başkan Barzanin bu tutumunu "terröristlerle",PKK ile işbirliği olarak değerlendirdiler. Dünya alem herkes biliyorki başkan Barzani hiç bir zaman PKK nin politikasını desteklememiştir ve işbirliğide yapmamıştır. PKK nin politikasının kimin denetiminde olduğunu, olup bitenlerin kimin senaryosu olduğunu bilecek kadar politik deneyime ve birikime sahiptir. Hatta bazı dönemler, PKK nın Güney Kürdistana düşmanca tutumundan dolayı ilişkileri gerilmişti. Tabi sömürgeciler yine Kürdlerin birbirini kırmasını,düşman olmasını istiyorlar. Kürdistan dağlarına yapılan hava saldırılarına karşı başkan Barzanin çıkması PKK ile işbirliğinden dolayı değildir. Bilakis milli duygularından dolayıdır. Kürd genclerinin kanının boşuna dökülmesini istemiyor. Bu alçakca saldırılar, başkan Barzanin hükümranlık sahasını ihlal etiği içindir. Sömürgeci türk devleti denetimindeki taşron yapı ile G.Kürdistanda Kürdü-Kürde kırdırma senaryolarını hazırladılar, ancak G.Kürdistan yönetiminin öngörülü, duyarlı Kürd milli politikası sömürgecilerin oyunlarını boşa çıkardı. Halende türklerin "ali cengiz" oyunları bitmiş değildir. Her Kürdün hasas sürece karşı duyarlı olması gerekir...Zaten yapılan bu saldırılar esas olarak G.Kürdistana göz dağı vermek, tehtid etmek ve baskı altında tutmaktır. Herhalukarda Kürdler baskılara santajlara boyun eğmeyecekler ve olası hertürlü gelişmeye hazırlıklı olacaklardır. Peşmerge güclerine savunma emrinin verilmesi,sömürgeci güclerin hertürlü saldırısına karşı hazır olmaktır. Sömürgeci gücler ve dünya alem şunu çok iyi bilmelidirki her Kürd yurtseverin yüreği Peşmergelerle beraber atıyor.
Kandildeki karargahda KCK(PKK) "kurmayların" yaptıkları 9 maddelik açıklamada fazla bir talep yoktu; yalnız "türkiyelilik" kimliği altında bir afla silahların bırakılacağı belirtiliyordu. Peki, bu kadari sömürgeci türk devleti için çok mu büyük bir talepdi? Hayır, verilen onbinlerce bedel karşısında bunlar hiçbiri talep değildir. Zaten sömürgeci türk devletin ve denetimindeki taşron yapının amacıda dağa götürülen genclere bir bedel ödemek değil, kıyma cenderesine konulan Kürd genclerini kıyımdan geçirmektir. Hedef daha çok kan dökmek,daha çok Kürdü öldürmektir... Gerçekten sömürgeci türk devleti savaşın, kanın durmasını isteseydi pekala bedelsiz olan bu talepleri yerine getirebilirdi. Genelkurmay ve sömürgeci develet Kürdistanda savaşın ve kanın durmasını istemiyor. Çünkü ölen Kürdler, harabe olanda Kürdistandır ve onlarda zaten bunu istiyorlar.
Kürdistan federe devletin başkanı sayın Mesud Barzani kandil dağına yapılan bu alçakca saldırıya karşı sesizliğini bozdu. "Kürd halkının kanı bu kadar ucuz değildir" dedi. Sayın başkan Mesud barzani, senin dökülen her kürdün kanını kendi yüreğinde hisettiğini çok iyi biliyorum ve senin Kürd milli duygularını anlıyorum. Çünkü sen, Kürdistan efsanesi kahraman Kürd destanı Melle Mustafa Barzanin oğlusun. İyi ki öyle bir efsane senin gibi bir evladı biz Kürdlere nasip etmiş ve o efsanenin onurunu ve yüreğini şahsında taşıyorsun! İyi ki "Kürdlerin kanının artık ucuz olmadığını" dünyaya haykıran, sizin gibi güçlü bir sesimiz var! Bu onurlu, kişilikli tavrınızı dört parçadaki bütün Kürdler görüyor ve taktirle karşılıyor.
Sayın başkan Mesud Barzani Kerkükü ziyaret eden Amerika dışişler bakanı Riceyi proteto ederek görüşmedi ve olup bitenlerin ABD nin sorumluluğundan olduğunu söyledi. Sömürgeci türk devleti ve onların basını,başkan Barzanin bu tutumunu "terröristlerle",PKK ile işbirliği olarak değerlendirdiler. Dünya alem herkes biliyorki başkan Barzani hiç bir zaman PKK nin politikasını desteklememiştir ve işbirliğide yapmamıştır. PKK nin politikasının kimin denetiminde olduğunu, olup bitenlerin kimin senaryosu olduğunu bilecek kadar politik deneyime ve birikime sahiptir. Hatta bazı dönemler, PKK nın Güney Kürdistana düşmanca tutumundan dolayı ilişkileri gerilmişti. Tabi sömürgeciler yine Kürdlerin birbirini kırmasını,düşman olmasını istiyorlar. Kürdistan dağlarına yapılan hava saldırılarına karşı başkan Barzanin çıkması PKK ile işbirliğinden dolayı değildir. Bilakis milli duygularından dolayıdır. Kürd genclerinin kanının boşuna dökülmesini istemiyor. Bu alçakca saldırılar, başkan Barzanin hükümranlık sahasını ihlal etiği içindir. Sömürgeci türk devleti denetimindeki taşron yapı ile G.Kürdistanda Kürdü-Kürde kırdırma senaryolarını hazırladılar, ancak G.Kürdistan yönetiminin öngörülü, duyarlı Kürd milli politikası sömürgecilerin oyunlarını boşa çıkardı. Halende türklerin "ali cengiz" oyunları bitmiş değildir. Her Kürdün hasas sürece karşı duyarlı olması gerekir...Zaten yapılan bu saldırılar esas olarak G.Kürdistana göz dağı vermek, tehtid etmek ve baskı altında tutmaktır. Herhalukarda Kürdler baskılara santajlara boyun eğmeyecekler ve olası hertürlü gelişmeye hazırlıklı olacaklardır. Peşmerge güclerine savunma emrinin verilmesi,sömürgeci güclerin hertürlü saldırısına karşı hazır olmaktır. Sömürgeci gücler ve dünya alem şunu çok iyi bilmelidirki her Kürd yurtseverin yüreği Peşmergelerle beraber atıyor.
dinsdag 21 oktober 2008
German business delegation find opportunities in Kurdistan Region
Erbil, Kurdistan Region – Iraq (krg.org) – Representatives of 50 German companies and Germany ’s Ambassador to Iraq yesterday concluded a trade mission to the Kurdistan Region.
The largest business delegation to visit the Region so far met with Prime Minister Nechirvan Barzani and other Kurdistan Regional Government officials, and attended the annual Erbil International Fair.
Mr Christof Weil, Germany ’s Ambassador to Iraq, joined the business delegation in Erbil and hosted a reception for his countrymen to meet Kurdistan Regional Government (KRG) ministers and leading members of Kurdistan ’s business community.
In his speech at the reception, Prime Minister Nechirvan Barzani said, “The Kurdistan Region has developed a secure and politically stable environment which is ready for foreign investment. It is important for business delegations to visit our region to see for themselves the opportunities we have to offer.” He added, “The German people have always been friends to Kurdistan’s people and we look forward to building relations and interactions between Germany and the Kurdistan Region as well as all Iraq .”
The Ambassador thanked the German business delegation for coming to Iraq and complimented the KRG on the Region’s progress. He said, “It is wonderful to witness great development throughout the Kurdistan Region. The stability has made such development possible, and it is this stability which has signalled to our Embassy in Baghdad and leaders in Berlin that it is time to open a full consulate in Erbil .”
Last summer Germany decided to establish a consulate in the Kurdistan Region and is hoping to have one open and operating by early 2009. Germany first came to the Kurdistan Region with an Honorary Consul, and now operates an Embassy Office headed by First Secretary Mr Cornelius Huppertz.
Minister Falah Mustafa Bakir, the KRG’s Head of Foreign Relations, said of Germany ’s decision to increase its diplomatic presence, “We see this as a very positive sign as we forge ahead to build better relations with our friends and neighbours. In line with the Prime Minister's efforts, the Kurdistan Region has become the gateway to the rest of Iraq and offers many opportunities for businesses and countries to establish themselves.”
Germany follows many other countries in sending business delegations to witness the economic boom in the Kurdistan Region. The 50 businessmen and women were brought together by Germany 's Federal Ministry of Economics and Technology and the German Near and Middle East Association.
The largest business delegation to visit the Region so far met with Prime Minister Nechirvan Barzani and other Kurdistan Regional Government officials, and attended the annual Erbil International Fair.
Mr Christof Weil, Germany ’s Ambassador to Iraq, joined the business delegation in Erbil and hosted a reception for his countrymen to meet Kurdistan Regional Government (KRG) ministers and leading members of Kurdistan ’s business community.
In his speech at the reception, Prime Minister Nechirvan Barzani said, “The Kurdistan Region has developed a secure and politically stable environment which is ready for foreign investment. It is important for business delegations to visit our region to see for themselves the opportunities we have to offer.” He added, “The German people have always been friends to Kurdistan’s people and we look forward to building relations and interactions between Germany and the Kurdistan Region as well as all Iraq .”
The Ambassador thanked the German business delegation for coming to Iraq and complimented the KRG on the Region’s progress. He said, “It is wonderful to witness great development throughout the Kurdistan Region. The stability has made such development possible, and it is this stability which has signalled to our Embassy in Baghdad and leaders in Berlin that it is time to open a full consulate in Erbil .”
Last summer Germany decided to establish a consulate in the Kurdistan Region and is hoping to have one open and operating by early 2009. Germany first came to the Kurdistan Region with an Honorary Consul, and now operates an Embassy Office headed by First Secretary Mr Cornelius Huppertz.
Minister Falah Mustafa Bakir, the KRG’s Head of Foreign Relations, said of Germany ’s decision to increase its diplomatic presence, “We see this as a very positive sign as we forge ahead to build better relations with our friends and neighbours. In line with the Prime Minister's efforts, the Kurdistan Region has become the gateway to the rest of Iraq and offers many opportunities for businesses and countries to establish themselves.”
Germany follows many other countries in sending business delegations to witness the economic boom in the Kurdistan Region. The 50 businessmen and women were brought together by Germany 's Federal Ministry of Economics and Technology and the German Near and Middle East Association.
KRG Interior Ministry unveils statue of fallen American soldier
Erbil, Kurdistan – Iraq (KRG.org) The Interior Ministry of the Kurdistan Regional Government has honoured a fallen American soldier at the opening of a police college in Erbil.
At a ceremony led by Mr Karim Sinjari, the Minister of State for the Interior, a statue of First Lieutenant Ashley Henderson of the 385th MP Battalion, Fort Stewart , Georgia , was unveiled last week. Lieutenant Henderson’s father Mr Mark Henderson attended the ceremony, alongside US Major General Jerry Cannon, Commander of the Civilian Police Assistance Training Team (CPATT), Brigadier General James Boozer, Assistant Division Commander for the Multinational Division-North, Colonel Margaret Burcham, Commander for the Gulf Region Division-North of the US Army Corps of Engineers. Several senior officials from the Kurdistan Regional Government (KRG) and federal Iraqi government also attended the ceremony.
Lieutenant Henderson had worked on behalf of the Coalition Forces with the Interior Ministry in Erbil and been a strong advocate of the building of a new police academy, providing space for administration, accommodation and training of cadets, with the financial assistance of the US government.
Lieutenant Henderson was killed in Mosul, outside the Kurdistan Region, in 2006, but her work helped set the project in motion and it became a joint effort by the US government and the KRG.
Minister Sinjari said, “First Lieutenant Ashley Henderson was a woman of courage and determination. We are honoured to have worked with her. Her family and colleagues should be proud of what she did for her country and for the people of Iraq in the liberation of our country. Her statue will act not only as a remembrance of her but will also inspire our police cadets to live up to her standards of commitment and professionalism.”
The new academy will have accommodation and facilities for up to 650 people. At the ceremony, police cadets marched carrying the Iraqi and Kurdistan flags and demonstrated some of their martial arts skills. Major General Connor and Minister Sinjari, as well as other dignitaries, spoke of the hard work that had gone into the project and that it symbolised the cooperation and friendship between Kurds and Americans.
At a ceremony led by Mr Karim Sinjari, the Minister of State for the Interior, a statue of First Lieutenant Ashley Henderson of the 385th MP Battalion, Fort Stewart , Georgia , was unveiled last week. Lieutenant Henderson’s father Mr Mark Henderson attended the ceremony, alongside US Major General Jerry Cannon, Commander of the Civilian Police Assistance Training Team (CPATT), Brigadier General James Boozer, Assistant Division Commander for the Multinational Division-North, Colonel Margaret Burcham, Commander for the Gulf Region Division-North of the US Army Corps of Engineers. Several senior officials from the Kurdistan Regional Government (KRG) and federal Iraqi government also attended the ceremony.
Lieutenant Henderson had worked on behalf of the Coalition Forces with the Interior Ministry in Erbil and been a strong advocate of the building of a new police academy, providing space for administration, accommodation and training of cadets, with the financial assistance of the US government.
Lieutenant Henderson was killed in Mosul, outside the Kurdistan Region, in 2006, but her work helped set the project in motion and it became a joint effort by the US government and the KRG.
Minister Sinjari said, “First Lieutenant Ashley Henderson was a woman of courage and determination. We are honoured to have worked with her. Her family and colleagues should be proud of what she did for her country and for the people of Iraq in the liberation of our country. Her statue will act not only as a remembrance of her but will also inspire our police cadets to live up to her standards of commitment and professionalism.”
The new academy will have accommodation and facilities for up to 650 people. At the ceremony, police cadets marched carrying the Iraqi and Kurdistan flags and demonstrated some of their martial arts skills. Major General Connor and Minister Sinjari, as well as other dignitaries, spoke of the hard work that had gone into the project and that it symbolised the cooperation and friendship between Kurds and Americans.
zaterdag 18 oktober 2008
Şeyh Adi'nin etnik ve dini aidiyetine dair referanslar
Sizin ısrarlı iddialarınız ve yazınızda verdiğiniz referanslara bakarak bir an için hafızamın yanılmış olabileceğini düşünmüştüm. Elimdeki başka kaynaklara bakarak bilgilerimi etüd ettim. Şeyh Adi bin Musafir'in arap ve islam mutasavvıfı olduğu konusunda hafızamın beni yanıltmadığını, referans kitapların son derece açık belgeleri dayanak almakta olduğunu, bu nedenle yazdıklarımın doğru olduğunu gördüm. Dahası Şeyh Adi'nin mutasavvıflığına ilaveten bir de katı sünni olduğu gerçeğine ulaştım.
Şeyh Adi'yi, herhangi bir araştırmacının onun hakkındaki yorumlarından ziyade bizzat Şeyh Adi'nin kendi yazdıkları ve öğretisi aracılığıyla tanımak en doğru olanıdır. Araştırmacıların yazdıkları sonuçta tefsirdir. Şeyh Adi'nin yazdıkları ise kendi niteliğine birinci dereceden tanıklık eden belgelerdir. Tarih belgedir ve buyrun Şeyh Adi'nin bıraktığı belgelerin çözümlemelerine bir göz atın. Şeyh Adi'nin kendi yazdıklarının orijinal nüshalarının nerede bulunacağını da size bu yazım aracılığıyla göstermiş oldum.
Şu anda elimde iki kitap var. Biri kürtlerle içiçe yaşamış bir fransız araştırmacı olan Roger Lescot. Diğeri John S. Guest. İlk yazımda ismini hatırlayamadığım süryani yazarın ismini notlarım arasından çıkardım, bu zat aynı zamanda bir süryani papazı olan Aziz Günel'dir. Yazdıkları diğer her iki yazarla paralellik arzediyor. Kitabı hazırda olmadığı için Aziz Günel'den aktarı yapamadım.
Sevgiyle kalınız.
* * *
Roger Lescot
Lescot, 1914 Lyon doğumlu. Paris üniversitesinde fransız edebiyatı, siyasal bilimler ve Doğu dilerini okudu. 1936 yılında mezun olduktan sonra Fransız hükümeti tarafından bilimsel araştırmalar yapması için Şam'daki Fransız enstitüsüne gönderildi. Avrupa dilleri dışında farsça, arapça ve türkçe bilen Lescot, Şam'daki ilk yıllarında Celadet Ali Bedirxan ile tanıştı. Kürt folklor ürünlerini derledi. Hawar'da Tawûzparêz ismiyle kürtçe-fransızca yazılar yazdı. Suriye kürtleri arasında o kadar çok tanınıp sevildiki herkes ona Lezgin Axa diye hitap ederdi. 1938'de Cebel Sincar ve Suriye yezidileriyle ilgili ilk çalışmasını yayınladı. Daha sonra "Textes Kurdes" (kürtçe metinler) iki cilt halinde (ikinci cilt, Memê Alan, Amadekar: Roger Lescot, Avesta, 1997) fransızcalarıyla birlikte yayınlandı. 1945 yılında Sorbonne Üniversitesi'nde Kürt Dili Kürsünü'nü kurdu ve kürtçe dersler vermeye başladı. Bir yıl sonra üniversitedeki yerini Beyrut'tan gelen Kamran Ali Bedirxan'a devretti. 1970 yılında Paris'te daha önce Celadet Ali Bedirxan'la hazırladıkları "Grammaire Kurde" (Kürtçe Gramer)'i yayımladı.
Lescot'un, 1938'de yayınlanan, orjnal adı 'Enquête sur Les Yezidis de Syrie et du Djebel Sindjar' olan kitabı, Ayşe Meral tarafından fransızcadan çevrilerek 'Yezidiler, Din Tarih ve Toplumsal Hayat, Cebel Sincar ve Suriye Yezidileri' adıyla 1997 yılında Avesta Yayınları tarafından türkçe olarak yayınlanmış.
Lescot'un Şeyh Adi'ye dair yazdıklarını kitabından aynen aktarıyorum.
ŞEYH ADİ
Şeyh Adi b. Musafir, Beyt Far'da, Baalbek bölgesinde, anlaşıldığı kadar Hicri 465 (1072-73) ile Hicri 470 (1077-78) yılları arasında doğmuştu. 555-57 yılları arasında öldüğünü bilmekteyiz. Genel olarak ona atfedilen soyağacına göre I. Mervan'ın soyundan gelmekteydi.
Şeyh Adi, hayatının ilk kısmını, o dönemin mutasavvıflarıyla tanıştığı Bağdat kentinde geçirmiştir. Orada Ebu Necib Abdulkadir es Sühreverdi'yle, Gazali kardeşlerle, kendisiyle birlikte öğrenci olan ve daha sonra 509 yılında kendisiyle birlikte Mekke'ye giderek hacı olan Abdulkadir el Cilani ile tanışmıştır (Hacca gitmesi ilginç değilmi? KF). Adi'nin hocalarının isimleri bizlere kadar gelmiştir. İlk önce Hammed ed Dabbas, Kuzey Irak'a geçtiğinde kendisine hırka veren Okeyl el Manbici ve Ebül Vefa el Hülvani. Bunun dışında Hamid el Endulusi adında birisinden ders almıştır. ('Yezidiler, Din Tarih ve Toplumsal Hayat, Cebel Sincar ve Suriye Yezidileri', bibliografya kısmı, Avesta Yayınları, 2001, İstanbul)
Böylece bir süre sonra Şeyh Adi'nin kendisi de üstad olmuştur.
Şeyhin Bağdat'tan ayrılmadan önce etrafına mürit toplamış olması biraz kuşkulu görünmektedir. Çünki, o daha çok inzivaya çekilmeyi seven birisiydi. Cebel Hakkari'ye gitti ve Laleş'te bulunan hristiyan manastırının harabesine yerleşti. (a.g.e. sayfa 21)
ÖĞRETİSİ VE RİSALELERİ
Şeyh Adi'nin tebliğ ettiği öğretiler, bize ulaşan birkaç risale sayesinde iyi bilinmektedir. Bu yazıların sayısı dörttür:
1. I'tikat ehl es sunna ve-l cemaa.
2. Kitap fihi zikr edeb en nefs.
3. Vasaya şeyh 'Adi b. Musafir ila halifa.
4. Vasaya li muridihi Ka'id ve li sa'ir el muridin.
Bu risalelerden birincisi, kutsal inancın yani sunni geleneğine tamamen uygun düşen imanın tebliğini oluşturmaktadır. Risalenin sonuç bölümünde yazar (Adi b. Musafir. KF), hiçbir yenilik getirmediğini açıkça ifade eder ve kendisinden önce gelenlerin düşüncelerini aktardığını beyan eder. Eser Allah'ın bir olduğu ilkesini ve bu hakikate ulaşmanın yollarını sunarak başlamaktadır. Şeyh teorisini desteklemek için Kur'andan ayetler ve hadisler zikreder.(a.g.e. sayfa 22-23)
Eserin ikinci kısmı, imanın incelenmesine ayrılmıştır. Adi, imanı şöyle tanımlar: "İman aynı anda hem söz, hem eser,hem de niyettir, itaatle artar ve itaatsizlikle azalır". Bu veli, müslümanların sadece Kur'an ile sünneti takip etmeleri gerektiğini tebliğ etmiştir. Ona göre sadece Ebu Bekir'e, Ömer'e, Osman ve Ali'ye tabi olanlar mümindir. (a.g.e. sayfa 23)
Kitabının son bölümünde Adi, müritlerinin kabul etmeleri gereken çeşitli hakikatleri saymaktadır. Son olarak din gününde Allah'ın, müminlerin dini yasalara itaatkarlıklarına olduğu kadar onların yenilikçilere (mübtediun) karşı tutumlarına da dikkat edeceğini ifade etmiştir. Eke benzer bir bölüm, bid'at ile ilgili birkaç hadisi ihtiva eder ve İslamın 73 tarikata bölündüğünü söyler. (a.g.e. sayfa 23)
BİR BAŞKA KAYNAK
Yezidilerin Tarihi, Melekê Tavus ve Mıshefa Reş'in İzinde, John S. Guest. Avesta Yayınları, 2001 İstanbul. İngilizceden çeviren: İbrahim Bingöl.
Yezdi dininin peygamberi olarak görülen Adi b. Musafir yaklaşık olarak 1075 yılında Lübnan'da, Baalbek'in 60 km. güneyindeki Bekaa vadisinin kurak batı yamaçlarında kurulmuş Beyt Far (şimdiki adı Kirbet Qanafar) köyünde dünyaya geldi. (Yezidilerin Tarihi, Melekê Tavus ve Mıshefa Reş'in İzinde, John S. Guest. Avesta Yayınları, 2001 İstanbul, sayfa 42)
Babası Musafir b. İsmail, soyu Emevi halifesi Mervan B. el Hakem'e dayanan müslüman bir din adamıydı. Annesinin adı Yezda idi. Adinin anne-babasının ve kızkardeşinin mezarları Bekaa vadisine bakan kadim bir meşe ağacının dibindedir. (a.g.e. sayfa 42)
Şeyh Adi'nin Şam'da 1509'da çoğaltılan Sufi yazılarının başlıca elyazmaları küçük bir defter (uzunluğu 18 cm, eni 13 cm) halinde Batı Berlin'de Devlet Kütüphanesinde korunmaktadır. İlahilerinden birinin bulunduğu bir başka el yazması Berlin'de, diğer ikisi British Kütüphanesindedir. 1934 yılında antropolog Amerikalı Henry Field, Cebel Sincar'da Şeyh Adi tarafından yazılan başka Sufi şiirleri de ortaya çıkarmıştır. Bu metinlerin kopyaları şimdi Kongre Kütüphanesindedir. (a.g.e. sayfa 43)
Kenan Fani Doğan
18 Ekim 2008
Şeyh Adi'yi, herhangi bir araştırmacının onun hakkındaki yorumlarından ziyade bizzat Şeyh Adi'nin kendi yazdıkları ve öğretisi aracılığıyla tanımak en doğru olanıdır. Araştırmacıların yazdıkları sonuçta tefsirdir. Şeyh Adi'nin yazdıkları ise kendi niteliğine birinci dereceden tanıklık eden belgelerdir. Tarih belgedir ve buyrun Şeyh Adi'nin bıraktığı belgelerin çözümlemelerine bir göz atın. Şeyh Adi'nin kendi yazdıklarının orijinal nüshalarının nerede bulunacağını da size bu yazım aracılığıyla göstermiş oldum.
Şu anda elimde iki kitap var. Biri kürtlerle içiçe yaşamış bir fransız araştırmacı olan Roger Lescot. Diğeri John S. Guest. İlk yazımda ismini hatırlayamadığım süryani yazarın ismini notlarım arasından çıkardım, bu zat aynı zamanda bir süryani papazı olan Aziz Günel'dir. Yazdıkları diğer her iki yazarla paralellik arzediyor. Kitabı hazırda olmadığı için Aziz Günel'den aktarı yapamadım.
Sevgiyle kalınız.
* * *
Roger Lescot
Lescot, 1914 Lyon doğumlu. Paris üniversitesinde fransız edebiyatı, siyasal bilimler ve Doğu dilerini okudu. 1936 yılında mezun olduktan sonra Fransız hükümeti tarafından bilimsel araştırmalar yapması için Şam'daki Fransız enstitüsüne gönderildi. Avrupa dilleri dışında farsça, arapça ve türkçe bilen Lescot, Şam'daki ilk yıllarında Celadet Ali Bedirxan ile tanıştı. Kürt folklor ürünlerini derledi. Hawar'da Tawûzparêz ismiyle kürtçe-fransızca yazılar yazdı. Suriye kürtleri arasında o kadar çok tanınıp sevildiki herkes ona Lezgin Axa diye hitap ederdi. 1938'de Cebel Sincar ve Suriye yezidileriyle ilgili ilk çalışmasını yayınladı. Daha sonra "Textes Kurdes" (kürtçe metinler) iki cilt halinde (ikinci cilt, Memê Alan, Amadekar: Roger Lescot, Avesta, 1997) fransızcalarıyla birlikte yayınlandı. 1945 yılında Sorbonne Üniversitesi'nde Kürt Dili Kürsünü'nü kurdu ve kürtçe dersler vermeye başladı. Bir yıl sonra üniversitedeki yerini Beyrut'tan gelen Kamran Ali Bedirxan'a devretti. 1970 yılında Paris'te daha önce Celadet Ali Bedirxan'la hazırladıkları "Grammaire Kurde" (Kürtçe Gramer)'i yayımladı.
Lescot'un, 1938'de yayınlanan, orjnal adı 'Enquête sur Les Yezidis de Syrie et du Djebel Sindjar' olan kitabı, Ayşe Meral tarafından fransızcadan çevrilerek 'Yezidiler, Din Tarih ve Toplumsal Hayat, Cebel Sincar ve Suriye Yezidileri' adıyla 1997 yılında Avesta Yayınları tarafından türkçe olarak yayınlanmış.
Lescot'un Şeyh Adi'ye dair yazdıklarını kitabından aynen aktarıyorum.
ŞEYH ADİ
Şeyh Adi b. Musafir, Beyt Far'da, Baalbek bölgesinde, anlaşıldığı kadar Hicri 465 (1072-73) ile Hicri 470 (1077-78) yılları arasında doğmuştu. 555-57 yılları arasında öldüğünü bilmekteyiz. Genel olarak ona atfedilen soyağacına göre I. Mervan'ın soyundan gelmekteydi.
Şeyh Adi, hayatının ilk kısmını, o dönemin mutasavvıflarıyla tanıştığı Bağdat kentinde geçirmiştir. Orada Ebu Necib Abdulkadir es Sühreverdi'yle, Gazali kardeşlerle, kendisiyle birlikte öğrenci olan ve daha sonra 509 yılında kendisiyle birlikte Mekke'ye giderek hacı olan Abdulkadir el Cilani ile tanışmıştır (Hacca gitmesi ilginç değilmi? KF). Adi'nin hocalarının isimleri bizlere kadar gelmiştir. İlk önce Hammed ed Dabbas, Kuzey Irak'a geçtiğinde kendisine hırka veren Okeyl el Manbici ve Ebül Vefa el Hülvani. Bunun dışında Hamid el Endulusi adında birisinden ders almıştır. ('Yezidiler, Din Tarih ve Toplumsal Hayat, Cebel Sincar ve Suriye Yezidileri', bibliografya kısmı, Avesta Yayınları, 2001, İstanbul)
Böylece bir süre sonra Şeyh Adi'nin kendisi de üstad olmuştur.
Şeyhin Bağdat'tan ayrılmadan önce etrafına mürit toplamış olması biraz kuşkulu görünmektedir. Çünki, o daha çok inzivaya çekilmeyi seven birisiydi. Cebel Hakkari'ye gitti ve Laleş'te bulunan hristiyan manastırının harabesine yerleşti. (a.g.e. sayfa 21)
ÖĞRETİSİ VE RİSALELERİ
Şeyh Adi'nin tebliğ ettiği öğretiler, bize ulaşan birkaç risale sayesinde iyi bilinmektedir. Bu yazıların sayısı dörttür:
1. I'tikat ehl es sunna ve-l cemaa.
2. Kitap fihi zikr edeb en nefs.
3. Vasaya şeyh 'Adi b. Musafir ila halifa.
4. Vasaya li muridihi Ka'id ve li sa'ir el muridin.
Bu risalelerden birincisi, kutsal inancın yani sunni geleneğine tamamen uygun düşen imanın tebliğini oluşturmaktadır. Risalenin sonuç bölümünde yazar (Adi b. Musafir. KF), hiçbir yenilik getirmediğini açıkça ifade eder ve kendisinden önce gelenlerin düşüncelerini aktardığını beyan eder. Eser Allah'ın bir olduğu ilkesini ve bu hakikate ulaşmanın yollarını sunarak başlamaktadır. Şeyh teorisini desteklemek için Kur'andan ayetler ve hadisler zikreder.(a.g.e. sayfa 22-23)
Eserin ikinci kısmı, imanın incelenmesine ayrılmıştır. Adi, imanı şöyle tanımlar: "İman aynı anda hem söz, hem eser,hem de niyettir, itaatle artar ve itaatsizlikle azalır". Bu veli, müslümanların sadece Kur'an ile sünneti takip etmeleri gerektiğini tebliğ etmiştir. Ona göre sadece Ebu Bekir'e, Ömer'e, Osman ve Ali'ye tabi olanlar mümindir. (a.g.e. sayfa 23)
Kitabının son bölümünde Adi, müritlerinin kabul etmeleri gereken çeşitli hakikatleri saymaktadır. Son olarak din gününde Allah'ın, müminlerin dini yasalara itaatkarlıklarına olduğu kadar onların yenilikçilere (mübtediun) karşı tutumlarına da dikkat edeceğini ifade etmiştir. Eke benzer bir bölüm, bid'at ile ilgili birkaç hadisi ihtiva eder ve İslamın 73 tarikata bölündüğünü söyler. (a.g.e. sayfa 23)
BİR BAŞKA KAYNAK
Yezidilerin Tarihi, Melekê Tavus ve Mıshefa Reş'in İzinde, John S. Guest. Avesta Yayınları, 2001 İstanbul. İngilizceden çeviren: İbrahim Bingöl.
Yezdi dininin peygamberi olarak görülen Adi b. Musafir yaklaşık olarak 1075 yılında Lübnan'da, Baalbek'in 60 km. güneyindeki Bekaa vadisinin kurak batı yamaçlarında kurulmuş Beyt Far (şimdiki adı Kirbet Qanafar) köyünde dünyaya geldi. (Yezidilerin Tarihi, Melekê Tavus ve Mıshefa Reş'in İzinde, John S. Guest. Avesta Yayınları, 2001 İstanbul, sayfa 42)
Babası Musafir b. İsmail, soyu Emevi halifesi Mervan B. el Hakem'e dayanan müslüman bir din adamıydı. Annesinin adı Yezda idi. Adinin anne-babasının ve kızkardeşinin mezarları Bekaa vadisine bakan kadim bir meşe ağacının dibindedir. (a.g.e. sayfa 42)
Şeyh Adi'nin Şam'da 1509'da çoğaltılan Sufi yazılarının başlıca elyazmaları küçük bir defter (uzunluğu 18 cm, eni 13 cm) halinde Batı Berlin'de Devlet Kütüphanesinde korunmaktadır. İlahilerinden birinin bulunduğu bir başka el yazması Berlin'de, diğer ikisi British Kütüphanesindedir. 1934 yılında antropolog Amerikalı Henry Field, Cebel Sincar'da Şeyh Adi tarafından yazılan başka Sufi şiirleri de ortaya çıkarmıştır. Bu metinlerin kopyaları şimdi Kongre Kütüphanesindedir. (a.g.e. sayfa 43)
Kenan Fani Doğan
18 Ekim 2008
KURTLER MUSLUMAN OLMASAYDI SIMDI KURDISTAN VAR OLACAKTI
Muhammed peygambermi?
Peygamber.
Araplara ilk siyasi çağrısı "etrafıma toplanın size devlet ve zenginlik vaadediyorum" değilmidir?
"Anlayasınız diye size arapça bir Kur'an indirildi" ayeti arap milliyetçiliği değilse ve Kur'anın araplara özgü bir kitap olduğunu vurgulamıyorsa nedir?
Kur'an arap milliyetçiliğinin manifestosudur. İtirazı olan bir adım ileri çıksın islamiyeti topyekun tartışalım.
Ali Muhammed'in öğrencisimidir?
Öğrencisidir.
Amcazadesimidir?
Amcazadesidir.
Damadımıdır?
Damadıdır.
IV. halife olarak arap devletinin başkanımıdır?
Halifedir ve başkandır.
Kureyşli ben-i haşim soyundan bir arapmıdır?
Evet.
Bu da Ali cephesi..
Kürt bir Muhammed olmadığı gibi Dersimli yada Xorasanlı bir Ali yok.
Şeyh Adi bin Musafir Lübnanli bir arap ve islam mutasavvıfımıdır? Ta kendisidir.
Hal böyleyken.
Mela Mıstefa mela olmasına rağmen şeriat dememiş Kurdistan demiştir. Zibari şeyhleri ne demiştir, Lolan şeyhleri ne demiştir, Mela Barzani bunlardan ne çekmiştir bilen varmı?
Güney'deki cahş müessesesinde yer alan şeyhlerin sayısına, islamcıların sayısına dair bilgi serdedecek olan varmı?
Güney'de pusuya yatmış bekleyen kürt islamcılarının her an talibanlaşma istidadına sahip olduğunu, eğitimi ve örgütlenmesi bakımından hazırlıklarını en üst düzeyde tamamlamış bulunduğunu kaç kürt itirafa yanaşır?
Ya kürt islamcılarının İran ve Türkiye'ye ilaveten bunların pek uzağında olmayan arap islamcıları ve Al Qaide ile organik ilişkilerini masaya yatırmaya kaç kürt gönüllü talip olur?
Şeyh Said, şeyh olmasına rağmen Kurdistan demiştir. Şeyh said Kurdistan derken Said-i Nursi hangi teşkilatın mensubu olarak faaldir, 1925 direnişine karşı nasıl tavır takınmıştır? Arvasi şeyhleri, Küfreviler nasıl tutum takınmışlardır? Bu üç ocak yani Şeyh Aliyê Pali, Küfrevi ve Arvasi ocakları Kuzeyde en büyük üç nakşibendi ocağını oluştururlar. Siverek şeyhleri kimin yanında yer almıştır? Silvanlı Şeyh Şemseddin direnişe karşı nasıl tavır almıştır?
Ya Halid Begê Cibrî?
Nakşiliğin önemli isimlerinden değilmidir?
1914 Dersim direnmesinin bastırılmasında oynadığı rol neden gözardı edilir?
Dersim'e kim adına ve hangi rütbeyle gittiğini açıkça yazabilecek olan varmı?
Bunlar Muhammed cephesi..
Dönelim Ali cephesine..
Seyyid Rıza Alevistan dememiştir. Kürdistan demiştir. Ağdat düşünceye kadar orada kürt bayrağı dalgalanmıştır.
1925 direnişi müddetince kılını kıpırdatmayan Seyyid Rıza değilmidir?
Rusun, ermeninin imdadına koşan Kürdistan sevdalısı Ali Şer 1925 direnişi müddetince kış uykusunamı çekilmiştir?
Ya Bedirhan Beg?
Şemzinan ve Hakkari mireleri Nurullah Beg'in, Said Beg'in üzerine yürüyen Bedirhan değilmidir?
Mir Mıhemedê Revanduz'un üzerine yürüyen, Soran emaretini Osmanlı adına işgale kalkışan Bedirhan değilmidir?
Mısır Hidivi kürt Mehmet Ali Paşa'nın oğlu Said Paşa'nın Osmanlı ile kapışmasında 1839 yılında Nizip'te Moltke komutasında Osmanlı redif alayı komutanı olarak Said Paşa'ya karşı savaştırılan Bedirhan değilmidir?
Ermenistan'a yerleşmiş bulunan ezdi kürtler Bedirhan'ın zulmünden kaçarak ermenilere sığınanların çocukları değilmidir?
Mir Mıhemed savaş meydanında Osmanlı'yı ve işbirlikçi Bedirhan'ı birkaç kez yenmesine rağmen sonuçta nasihat heyetleri denen içinde kürtlerin de bulunduğu "din ulemasının" kürtlere "telkinatları" ile islami desise (tezgah, hile, tuzak) kullanılarak mağlup edilmedimi?
Kürdün bugünkü ulusalcılığına karşılık, kahır ekseriyet müslüman kürtler siyaseten AKP bünyesinde olup, fiilen devlete merbut hale gelmiş Fethullah ve nurculuk güdümlü tarikatler tarafından kontrol edilmiyormu?
Erbakan'ın dayanağı kürtler değilmiydi?
Daha önceleri Menderes'in Demokrat Partisi kürtlerin sığınağı olmadımı? Kamran'dan Melik'e kadar, Arvasilerden Ensarioğullarına, Bilginlere, Sönmezlere, Septioğullarına kadar bu partilerde boy göstermeyen kürt müteşeyyih kaldımı?
Bunlar Şeyh Aliyê Hizanî'nin, Şeyh Saidê Palî'nin, Şeyh Şerif'in, Şeyh Abdullayê Melekanî'nin çocukları, torunları, ahfadı, efradı değilmi?
İhanet Öcalan'la mı başladı sanıyorsunuz?
İhanetin kökleri derinde. İhanet islamla başladı, mezhep ve tarikatlerle katmerlendi. Öcalan ihaneti müslüman olmayan, ihanete yatkın olmayan cephenin ihanet zincirine katılması operasyonudur.
Kürt dindarları bizzat kendi milletinin özgürlüğü önünde "devletin kürtlüğe karşı panzehiri" olarak yerini tutmuşmu?
Kürdü bölen, parçalayan, parçaladıklarını karşı karşıya getirerek savaştıran, güçten düşüren başta islamiyettir, sonra türevleridir.
Kürtler müslüman olmasaydı bugün devletti.
Kürdü ne Muhammedin Kur'anı, ne Ali'nin Zülfikarı.. Ne Nesimi'nin postu ne de Mevlana Halid'in nefesi kurtarmadı ve kurtaramaz.
Kürdün kurtuluşu namlunun ucundadır. Kürtler namlularını, enerjilerini düşmalarına yöneltecek aydınlanmaya ulaşabildikleri zaman kurtulacaklardır. Bu aydınlanmada ne Adi Bin Musafir'in, ne Ali'nin, ne Muhammed'in, ne de ardılları yada havarilerinin yeri yoktur ve olmayacaktır.
Geçmişe dair bilgiler gelecekte hataya düşmemek için gereklidir. Bir bilim dalı olarak tarihin ve tarih bilincinin misyonu budur. Kürtlerin müslüman olduktan sonra bir daha sırtlarını doğrultamayışlarının nedenlerine ve niçinlerine doğru cevaplar aranıyor. Verebilecekler buyursunlar bizi irşad etsinler.
Kenan Fanî
Peygamber.
Araplara ilk siyasi çağrısı "etrafıma toplanın size devlet ve zenginlik vaadediyorum" değilmidir?
"Anlayasınız diye size arapça bir Kur'an indirildi" ayeti arap milliyetçiliği değilse ve Kur'anın araplara özgü bir kitap olduğunu vurgulamıyorsa nedir?
Kur'an arap milliyetçiliğinin manifestosudur. İtirazı olan bir adım ileri çıksın islamiyeti topyekun tartışalım.
Ali Muhammed'in öğrencisimidir?
Öğrencisidir.
Amcazadesimidir?
Amcazadesidir.
Damadımıdır?
Damadıdır.
IV. halife olarak arap devletinin başkanımıdır?
Halifedir ve başkandır.
Kureyşli ben-i haşim soyundan bir arapmıdır?
Evet.
Bu da Ali cephesi..
Kürt bir Muhammed olmadığı gibi Dersimli yada Xorasanlı bir Ali yok.
Şeyh Adi bin Musafir Lübnanli bir arap ve islam mutasavvıfımıdır? Ta kendisidir.
Hal böyleyken.
Mela Mıstefa mela olmasına rağmen şeriat dememiş Kurdistan demiştir. Zibari şeyhleri ne demiştir, Lolan şeyhleri ne demiştir, Mela Barzani bunlardan ne çekmiştir bilen varmı?
Güney'deki cahş müessesesinde yer alan şeyhlerin sayısına, islamcıların sayısına dair bilgi serdedecek olan varmı?
Güney'de pusuya yatmış bekleyen kürt islamcılarının her an talibanlaşma istidadına sahip olduğunu, eğitimi ve örgütlenmesi bakımından hazırlıklarını en üst düzeyde tamamlamış bulunduğunu kaç kürt itirafa yanaşır?
Ya kürt islamcılarının İran ve Türkiye'ye ilaveten bunların pek uzağında olmayan arap islamcıları ve Al Qaide ile organik ilişkilerini masaya yatırmaya kaç kürt gönüllü talip olur?
Şeyh Said, şeyh olmasına rağmen Kurdistan demiştir. Şeyh said Kurdistan derken Said-i Nursi hangi teşkilatın mensubu olarak faaldir, 1925 direnişine karşı nasıl tavır takınmıştır? Arvasi şeyhleri, Küfreviler nasıl tutum takınmışlardır? Bu üç ocak yani Şeyh Aliyê Pali, Küfrevi ve Arvasi ocakları Kuzeyde en büyük üç nakşibendi ocağını oluştururlar. Siverek şeyhleri kimin yanında yer almıştır? Silvanlı Şeyh Şemseddin direnişe karşı nasıl tavır almıştır?
Ya Halid Begê Cibrî?
Nakşiliğin önemli isimlerinden değilmidir?
1914 Dersim direnmesinin bastırılmasında oynadığı rol neden gözardı edilir?
Dersim'e kim adına ve hangi rütbeyle gittiğini açıkça yazabilecek olan varmı?
Bunlar Muhammed cephesi..
Dönelim Ali cephesine..
Seyyid Rıza Alevistan dememiştir. Kürdistan demiştir. Ağdat düşünceye kadar orada kürt bayrağı dalgalanmıştır.
1925 direnişi müddetince kılını kıpırdatmayan Seyyid Rıza değilmidir?
Rusun, ermeninin imdadına koşan Kürdistan sevdalısı Ali Şer 1925 direnişi müddetince kış uykusunamı çekilmiştir?
Ya Bedirhan Beg?
Şemzinan ve Hakkari mireleri Nurullah Beg'in, Said Beg'in üzerine yürüyen Bedirhan değilmidir?
Mir Mıhemedê Revanduz'un üzerine yürüyen, Soran emaretini Osmanlı adına işgale kalkışan Bedirhan değilmidir?
Mısır Hidivi kürt Mehmet Ali Paşa'nın oğlu Said Paşa'nın Osmanlı ile kapışmasında 1839 yılında Nizip'te Moltke komutasında Osmanlı redif alayı komutanı olarak Said Paşa'ya karşı savaştırılan Bedirhan değilmidir?
Ermenistan'a yerleşmiş bulunan ezdi kürtler Bedirhan'ın zulmünden kaçarak ermenilere sığınanların çocukları değilmidir?
Mir Mıhemed savaş meydanında Osmanlı'yı ve işbirlikçi Bedirhan'ı birkaç kez yenmesine rağmen sonuçta nasihat heyetleri denen içinde kürtlerin de bulunduğu "din ulemasının" kürtlere "telkinatları" ile islami desise (tezgah, hile, tuzak) kullanılarak mağlup edilmedimi?
Kürdün bugünkü ulusalcılığına karşılık, kahır ekseriyet müslüman kürtler siyaseten AKP bünyesinde olup, fiilen devlete merbut hale gelmiş Fethullah ve nurculuk güdümlü tarikatler tarafından kontrol edilmiyormu?
Erbakan'ın dayanağı kürtler değilmiydi?
Daha önceleri Menderes'in Demokrat Partisi kürtlerin sığınağı olmadımı? Kamran'dan Melik'e kadar, Arvasilerden Ensarioğullarına, Bilginlere, Sönmezlere, Septioğullarına kadar bu partilerde boy göstermeyen kürt müteşeyyih kaldımı?
Bunlar Şeyh Aliyê Hizanî'nin, Şeyh Saidê Palî'nin, Şeyh Şerif'in, Şeyh Abdullayê Melekanî'nin çocukları, torunları, ahfadı, efradı değilmi?
İhanet Öcalan'la mı başladı sanıyorsunuz?
İhanetin kökleri derinde. İhanet islamla başladı, mezhep ve tarikatlerle katmerlendi. Öcalan ihaneti müslüman olmayan, ihanete yatkın olmayan cephenin ihanet zincirine katılması operasyonudur.
Kürt dindarları bizzat kendi milletinin özgürlüğü önünde "devletin kürtlüğe karşı panzehiri" olarak yerini tutmuşmu?
Kürdü bölen, parçalayan, parçaladıklarını karşı karşıya getirerek savaştıran, güçten düşüren başta islamiyettir, sonra türevleridir.
Kürtler müslüman olmasaydı bugün devletti.
Kürdü ne Muhammedin Kur'anı, ne Ali'nin Zülfikarı.. Ne Nesimi'nin postu ne de Mevlana Halid'in nefesi kurtarmadı ve kurtaramaz.
Kürdün kurtuluşu namlunun ucundadır. Kürtler namlularını, enerjilerini düşmalarına yöneltecek aydınlanmaya ulaşabildikleri zaman kurtulacaklardır. Bu aydınlanmada ne Adi Bin Musafir'in, ne Ali'nin, ne Muhammed'in, ne de ardılları yada havarilerinin yeri yoktur ve olmayacaktır.
Geçmişe dair bilgiler gelecekte hataya düşmemek için gereklidir. Bir bilim dalı olarak tarihin ve tarih bilincinin misyonu budur. Kürtlerin müslüman olduktan sonra bir daha sırtlarını doğrultamayışlarının nedenlerine ve niçinlerine doğru cevaplar aranıyor. Verebilecekler buyursunlar bizi irşad etsinler.
Kenan Fanî
Abonneren op:
Posts (Atom)