zondag 18 mei 2008

SERTAC

Şu anda binlerce güçlüğe, muazzam insani, ekonomik ve doğal yapı kayıplarına mal olan bir bir savaşın belki de son virajındayız.. Bu süreçte Güney’in toprak bütünlüğünün ülkemizin tabii sınırlarına kadar genişletilmesi, Kuzey üzerine oynanan çirkin oyunların boşa çıkarılması mücadelesi bütün sıcaklığı ile gündemimizi işgal etmektedir. Başbuğ’un Güney’e yönelttiği açık tehdidi, Kerkük konusunda haddini aşan ukalaca sözlerini elbette küçümsemiyoruz. Ama ABD’nin hala bu Moğol sürülerine tehammül etmesinin gerçek sebeblerini anlamakta pek güçlük çekmiyoruz..
Şunu iyi bilelim; oturarak dua ederek hiç kimsenin Kürdistan üzerindeki emellerini değiştirmemiz mümkün değildir. Eğer Düşman bizi boğmak istiyorsa, bizim kelleyi baltanın altına yatırmak gibi aptalca bir eğilimimiz olmayacaktır. Aramızdan bazıları, üstelik yetki sahibi anlı şanlı birinin dahil olduğu bir cühela takımı, bunu istiyor diye vatanımızın en büyük parçası olan Kuzey’i altın tepsi içinde düşmana sunmak zorunda olamayız. Bizi çok ucuza satmaya kalkan bu vicdansız, Kimliksiz kafaya elbette sıra gelecektir.
Bakınız kısa bir süre içerisinde neler cereyan etti:
-Düşman iyi polis-kötü polis rolunu çok açıktan oynarken birden bire külah düştü, karakolun bir bütün olduğu ortaya çıktı. Düşman her ne kadar bazı iç çelişkilerle de meşgulken, bize karşı savaşta tereddütsüz bir şekilde, bir bütün halinde hareket ettiğini gösterdi. Sivil kesimde amansız tutuklamalar devam ederken, Dersim, Çolig, Amed, Garzan, Botan ve Hakkari’deki göğüs göğüse savaşlar cereyan etti. Siviller öldürüldü, gerilla diye gösterildi, her türlü yasak silah kullanıldı, ama Cenevre Savaş Sözleşmesi’ne göre suç olan bu fiillere karşı BM çevrelerinden en ufak bir ses çıkmadı.. Fotografları çekilen misket bombalarının görüntüleri hala haber Site’larımızın arşivlerinde duruyor. Bunlar neden ilgili yerlere iletilmiyor?
-Büyükanıt’ın halefi olacak olan General Başbuğ, dolaysız olarak Kerkük’ü (beşinci kol birlikleri vasıtasıyla) kana bulayıp meseleleri içinden çıkılmaz hale getireceklerini söyledi. Asıl meselenin PKK değil Kerkük olduğunu, başka bir yoruma yer kalmayacak bir şekilde ima etti.
-Erdoğan ABD’de, adeta rest çekercesine, dilediği temaslarda bulundu. ABD’ye sert çıktı. Kürtler’in varlığını “azınlık” düzeyinde bile olsa inkar etti. Ayrıca PKK’nin elinde ABD Tankları ve Topları bulunduğunu da pervasızca dile getirdi. Casey bu iddiayı diplomatik bir dille red etmesine rağmen Erdoğan hala “dediğim dedik, çaldığım düdük” aynı şeyleri tekrarlayıp duruyor. AKP hayranlarını burada yerden yere vurduğumuz için kızan çevrelere bu sözler “kutlu” olsun!
-İşte bütün bunlar olurken, Irak İçişleri Bakanı Cevad Bolani bazılarının enjekte ettiği büyük umutlarla Türkiye’ye duhul eyledi. Türk Devleti’nin istediği cümlelerle konuştu, her konuda görüşbirliği sağlamak için Ankara’da bulunluğunu, aynı kelimelerle olmasa da ifade etti. Ama PDK çevrelerinin itirazları gecikmedi ve anlaşma teşebbüsünün üstüne bir tokat gibi indi.
Buraya kadar tamam da bu Bolani’yi kim gönderdi? Kimden Kürtler’i kızdıran “Bolani Antlaşmasını” imzalama talimatını aldı? Türkler’in bu kadar kıymete binmesinde bilmediğimiz bir yan mı var? Anayasal açıdan ve etik açıdan Kürtler olmadan Kürdistan’ı kan gölüne çevirecek bir antlaşma yapmak mümkün olmadığına göre hangi “meçhul” Kürt, Arap veya ABD’li ona garantiler verdi? Oyunun merkezinde Kürdistan’ın hayata gözlerini açma olanağını kaldırmak bulunduğuna göre, bir kuşatma harekatı ile mi karşı karşıyayız? YNK üst düzey yöneticileri neden susuyor? ABD’li Casey neden imzalanan antlaşmadan memnun? Bunlar akla gelen ilk ve çok kritik sorulardır.
Kuzeyli- ve Güneyli Yurtseverler cevabı içinde olan bu soruları daha da açmalı, durumun üstesinden gelmek için düşünmelidirler. Durumu aşmanın en iyi yolunun yeni düşmanlar yaratmadan, eski ittifaklara sımsıkı bağlı kalınan bir taktik ve stratejik yürüyüş belirlemektir.
Kuzey için herşey daha zordur. Bunun sebeplerinden biri eski küfürlü, aşağılayıcı alışkanları terk etmemeleridir.

Geen opmerkingen: